Genç Osmanlılar ve I. Meşrutiyet

Genç Osmanlılar ve Birinci Meşrutiyet devrimi
Genç Osmanlılar, 150 yıllık geçmişi olan ve genellikle demokrasi mücadelesi dönemi olarak geçen milli demokratik devrim tarihimizin ilk devrimcilerine verilen tarihsel addır. Genç Osmanlıların ilk örgütlenme atakları 1850 yılında kurulan ve çok kısa bir dönem için yaşayabilen Fedailer örgütüdür.
Genç Osmanlılar, Osmanlı toplumunda hangi sınıfsal güçlerin temsilcisi olarak tarih sahnesine çıkmışlardır? Siyasal mücadelede güçleri ve yerleri nedir? Toplumsal ve ekonomik amaçları nedir? Bu ve benzeri soruları yanıtlamadan Genç Osmanlıları tanıyabilme olanağı yoktur.
Tek kelimeyle söylersek, Genç Osmanlılar vatan savunmasının ilk kahramanlarıdırlar.
Önce tarihsel süreç içindeki durumlarına bakalım.
Tarihsel boyut
2200 yılı aşan bilinebilen Türk tarihinde radikal değişiklikler iki dönemde rastlanmak-tadır. İlk dönem, Türk soyunun uygarlığa geçme sancıları çektiği, Türk toplumunun sınıflara ayrıldığı ve devletleşmenin uç verdiği dönemdi. Bu devreyi kabileden topluma ve devlete şeklinde değerlendiriyoruz. Bu dönemin İÖ 800–1000 yıllarından İS 10–11. yüzyıllara kadar uzanan uzun ve sancılı bir dönemdir. Uygarlaşma döneminin yaklaşık 1500. yılında, yani 5. yüzyıllarda Türk toplumu artık sıçrama yapacak denli toplumsal, ekonomik ve kültürel bir birikim yapmış, yerleşik yaşama geçmiş olduğu yaygın olarak söylenir. Ancak, resmi tarihte de Uygurların yerleşik yaşama geçtiği ifade edilmekle birlikte, yaklaşık olarak İÖ 200–300 yıllarına tarihlenen, Çin Seddi kadar değerli ve büyük bir uygarlık harikası ya da Uzak Asya’da yeraltındaki Çin Seddi diye anılan Karız kanallarını hangi toplumsal ve ekonomik çerçeveye oturtacağız? Ya Daloğlu’nun Türkiye’ye taşıdığı Ayyıldızlı Göktürk sikkelerini yerleşik yaşamın dışında hangi siyasal ve ekonomik iradeye dayandıracağız? Bu dönemde, Türkler feodalitenin çeşitli biçimlerini ve her seferinde bir öncekini aşan ve daha gelişmiş olarak ortaya çıkan feodal imparatorlukların çeşitli şekillerini yaratan bir süreç içinde ilerlemiştir.
Tarihimizin nitel değişiklikler ve radikal sıçramalar yaşanan ikinci devresi 19. yüzyılın ikinci yarısında başlar. Bu devrede toprak parçaları yavaş yavaş feodal mülkiyet anlayışından, padişah mülkü kavramından uzaklaşmaya, vatan, vatan toprağı kavramı gelişmeye başlar. Namık Kemallerin vatan şairi olarak ortaya çıktıkları dönemdir. Padişahın kulları, feodal beylerin serfleri üretim güçleri ve ilişkilerindeki kapitalist değişimlere paralel olarak yurttaş olmaya, ümmet kulları millet bireylerine dönüşmeye başlar. Ayrıca bu dönem, Osmanlı Devleti’nin Batı kapitalizminin açık pazarı olması ve yarı-sömürgeleşmesiyle paralel ilerlemiştir. Bundan dolayı bu dönem aynı zamanda vatan savunması koşullarının da yaşandığı bir dönem olmuştur.
***
Türklerin demokrasi ve insan hakları mücadelesi tarihi, daha siyasal ve bilimsel bir deyimle söylersek milli ve demokratik devrim tarihi toplam olarak 150 yılı ancak bulur ve 4 aşamadan geçerek bugünlere ulaşmıştır.
· Birinci Meşrutiyet Devrimi
· İkinci Meşrutiyet/ Özgürlük Devrimi
· Kemalist Devrim
· 27 Mayıs Hareketi
150 yıllık bir zaman dilimine dört devrim hareketi sığdırmış bir halkın birikim ve deneyimi dünyada kaç halkta vardır?
Böylesi tarihsel gerçekleri kavrayamayan ahmaklar Türkiye’yi parçalama haritası diye, BOP haritası ya da kendi mezar haritalarını yayınlıyorlar.
Türk Demokrasi Mücadelesi tarihinin
başlangıç noktaları...
Bu başlığa Türk Devrimi’nin, Türk milli demokratik devriminin kaynağı da diyebiliriz.
19. yüzyılın ikinci yarısının başlangıç yılları… İşte Genç Osmanlıların tarih sahnesine çıktıkları yıllar…
Feodal padişahların yüzyılın başlarındaki Avrupa sermayesinden destek alarak merkezi iktidarı güçlendirme ve mahalli feodaliteyi zayıflatma ve geriletme politikaları, ülkemizin bir Batı yarı-sömürgesi haline gelmesinin de koşullarını hazırladı. II. Mahmut’un bu yöndeki mücadelesi mahalli feodal iktidarların, örneğin Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın isyanı ve direnişiyle karşılaşmış; merkezi sultanlık isyanın üstesinden gelemeyince dış destekle valinin hakkından gelebilmiş; ancak bu kez de 1833 Hünkâr İskelesi Antlaşması örneğinde olduğu gibi Rus hegemonyasının altına düşmüş; bütün bunlardan kurtularak tekrar Avrupa ile halvet olmak için Batı desteği aramıştır. Bunun karşılığında da İngiltere ve giderek diğer Batılı kapitalist ülkeler Osmanlı’dan 1838 Ticaret Sözleşmesi ile hammadde sağlanması için büyük kolaylıklar, hammadde ve diğer ürünlerin satın alınma ve ihracının tamamen serbest bırakılması, devlet tekellerinin ve ihraç yasaklarının kaldırılması, kendi tüccarımıza uygulanan iç gümrük duvarlarının yabancı tüccara uygulanmaması, böylece iç pazarın kapılarının yabancı kapitalistlere ardına kadar açılması gibi uygulamalar şeklinde çok geniş ayrıcalıklar sağlamıştır.
***
1838 Ticaret Sözleşmesi namıyla imzalanmış sömürgeleşme sözleşmesinin hızla uygulamaya sokulduğu yıllar…
Kırım Savaşı Ruslarla yapılmış; Batı’nın açık desteğiyle kazandığı savaşı Osmanlı’nın masa başında kaybettiği yıllar…
Neler mi oldu dersiniz?
Örneğin, yerli sanayi çöküşe gitti.
Üsküdar’da 1812 yılında 600 ipek tezgâhı varken 1821 yılında 40’a düşmüştür…
İşkodra ve Tırnova’da 1812 yılında bulunan 2 bin dokuma tezgâhı 1846 yılında 200 tezgâha kadar düşmüştür; 1800 tezgâh sahibi topu dikmiş, iflas ederek işletmeyi kapatmak zorunda kalmıştır.
Yüzyılın başında Halep kentinde yılda 100 milyon frank tutarında çeşitli dokuma ürünleri ihracatı yapılırken bu miktar 50 yıl içinde 7–8 milyon franka kadar düşmüştür.
19. yüzyılın ilk çeyreğinde, İstanbul’da 5 bin kişiyi istihdam eden 2750 kumaş tezgâhıyla 350 havsız kadife atölyesi 40–50 yılın sonunda sadece, evet sadece 25 tane kalmıştır. Savaş çıksa emperyalizmle çıkarlarını birleştirmiş bu zalim, hazıryiyici, feodal sultanların liberalizasyon uygulamaları kadar zayiat ve tahribat yapamaz.
Isparta’nın 3100 halı tezgâhı 19. yüzyılın ikinci yarısının ortalarında 30’a düşmüştür.
İşte bu koşullarda, uç veren muhalefetin önemli aktörlerinden biri olan vatan şairi Namık Kemal bu ekonomik iflas durumu için şunları söylemektedir:
“Avrupa fabrikalarının çürük eşyası gemilerle taşınarak altına dönüştürüldü. Birçok tüccar mailen ikametgâhlarını İstanbul’a taşıdı. Ülkemizin imalatına yıkım geldi. Tüccarımız iflas setti. O imalatla uğraşan sanayi erbabı perişan oldu.”
Bu yıllar halkımız ve ülkemiz için çöküş ve yıkım yıllarıdır.
Feodal sultanlarının iyice zayıfladığı; devletin çöküşe gittiği; İngiliz, Rus, Alman ve Fransız kapitalist-emperyalistlerinin ülke topraklarının dört bir yanından asılıp durduğu netameli yıllardır. Bir de üstüne üstlük Kırım Savaşı’ndan sonra hazır yiyici saray çetesi yoğun bir şekilde yabancı istikraza (borçlanmaya) alışmıştır. Dışarıdan yüksek faiz oranlarıyla alınan paralar üretime de harcanmaz; sarayın sefih yaşamını finanse etmek için, hanlar, hamamlar, saraylar inşası için harcanır. Ve yirmi yıl içinde borçlar kartopu gibi büyür. 1875 Ekim’inde Osmanlı hükümeti iflasını ilan eder.
Siyasal iktidarların ve feodal sultanların devleti batıran, ülkenin kaynaklarını ve emekçi halk kitlelerinin alın terini yabancı kapitalistlere peşkeş çeken bu uygulamalarına karşılık Kırım Savaşı’ndan sonraki dönemde devrimci ve demokratik düşünce ve hareketler de filiz vermeye başlamıştır. İkinci Meşrutiyet döneminin baş aktörü olan İttihat ve Terakki partisi kök ve kaynaklarını bu havzalardan almıştır. Parti, ilk çıkışlarını İngiltere ve Fransa’da devrimci muhalefetin ilk çekirdeğini toprağa atan Namık Kemal, Ziya Paşa ve Ali Suavi’lerde bulur. Toprağa tohumları atanlar bunlardı. Türk demokrasi geleneğinin ilk aktörleri bunlardı. Zalim feodal istibdada karşı devrimci muhalefeti ilk başlatanlar sivil aydınlardı ve bu devrimci akım Avrupa’nın Paris, Londra gibi önemli başkentlerinde filizlenmişti.
“Osmanlı Ülkesi, Ecnebilerin Sömürgesinden
Başka Bir Şey Değildi.”
19. yüzyılda “Batı demokrasisi” dedikleri kapitalist sistemin toplumsal dokularının çürümesi sonucu emperyalizm aşamasına geçmesi Osmanlı’da eski azıcık aşım kaygusuz başım ekonomisini allak bullak etmişti. Bu yüzyılın ikinci yarısının başlarında Osmanlı, Batılı banka ve mali kuruluşlardan defalarca istikraza gitmesiyle birlikte çürüyen kapitalizmle, yani emperyalizmle tanıştı. Osmanlı serin esen güz rüzgârlarına maruz kalmış hazan yaprakları gibi, Avrupalı kapitalistlerin gözü dönmüş çıkarcı kaprisleri karşısında uzun süre oradan oraya sürüklenip durdu. Henüz kış aylarının dondurucu ayazları gelmemişti ama ona da fazla bir zaman kalmamıştı.
Avrupa sanayisinin malları ülkeyi istila ediverdi bir anda. Bunun karşısında rekabet edemeyen yerli sanayi ve atölyeler hızla iflasa sürüklendi. Şimdi Osmanlı Batı kapitalizmine ve sanayisine hammadde gönderiyordu artık. Böylece ticaret dengeleri Osmanlı’nın aleyhine gitgide bozuldu. Bir de baktı ki, Osmanlı yarı-sömürge oluvermiş. “Osmanlı ülkesi, ecnebilerin müstemlekesinden başka bir şey değildi. Osmanlı halkı, Türk milleti, esir vaziyetine getirilmiş-ti.” (M. Kemal.-) Tanzimat ve ıslahat Fermanı Dönemlerinde alınan kararlar, büyük devrimci önder Atatürk’ün ifade ettiği bu yarı-sömürge düzenin sürdürülebilirliğini teminat altına almaya ve emperyalist sömürüye engel olan bazı feodal geleneksel ilişkilerin tasfiyesini sağlamaya yönelik uygulamalardı.
Osmanlı halk kitleleri çifte ve katmerli bir sömürü altında inlemeye başladı. Halk Anadolu’da açlık ve yoksulluğun kör çıkmazlarında debelenirken Osmanlı egemenleri lüks ve debdebe içinde yaşamlarını sürdürüyorlardı. Örneğin, 1856 yılı bütçesine göre devletin geliri 168 milyon franktır. Bunun yarısından fazlası padişahın ve asalak sarayın maaşlarına, mahalli iktidar odaklarının “yol”a getirilmesine ve askeri harcamalara gidiyordu.
Osmanlı ülkesinde, Avrupalı kapitalist emperyalist tahakküm, serbest ticaret ve mal güvenliğini teminat altına aldı. Osmanlı’nın geleneksel ve kapalı, başka deyişle ilkel ve feodal ekonomisini sınırlı ve çarpık bir şekilde açtı ve iç pazarı kendine bağımlı bir şekilde geliştirdi. İç kapitalist pazarın geliştirilmesine bağlı olarak feodal ilişkilerin tamamen tasfiyesini de önleyerek kendine bağımlılaştırdı.
İşte emperyalizm çağında bizim gibi az gelişmiş ülkelerin kapitalist yoldan kalkınarak gelişmiş bir sanayi ülkesi olamaması şeklinde açıklanan tunç yasanın kökeni budur.
Köylü toprağını kaybediyordu. Yeniden üretim olanağından mahrum kalıyordu. Ağır vergilerden toprağını, evini, barkını terk ediyordu. Ziya Paşa’nın 19. yüzyıl köylüsünün yaşamını anlatımı çok çarpıcıdır:
“-Tahsildarlar, zaptiyeler ile bir sürü atlı, bir bela fırtınası gibi her gece bir köyü (basıyorlar), eğer köylünün parası yoksa evindeki bakır, yatak vs., bunlar yetmezse, çapa, bel, öküz, saban gibi üretim araçlarını (alıyorlardı). Köylü hapse (atılıyordu). Bazı yerlerde vergisini veremeyenleri ağaca bağlayıp, falakaya yatırıp dövmek, kadınların uçkurlarına varıncaya kadar akça aramak… mazur (görülüyordu).”
Cumhuriyet Devrimi’yle tasfiye edilmiş olan aşar vergisi, Namık Kemal’in deyişiyle, “halkı zulüm ve gazaba uğratmış”tı; “Rumeli ve Anadolu’da (sayısız) hane halkını batırmış”tı; milyonlar “sahibi sarraflar, bankerler ortaya çıkarmış”tı: bunu “herkes bilir.” Osmanlı ülkesinin her yerinde bozkır kurudu, gevredi, sarardı; bir kıvılcımla tutuşmaya hazır hale geldi. Ve yer yer baskı ve sömürünün ağırlaşmasıyla birlikte mücadele bayrakları da kalkmaya başladı.
Vergiden bunalan köylü kitleleri, işini, aşını ve tezgâhını yitirmiş esnaf ve zanaatkâr kitlelerinden oluşan halkın mücadelesinin yanında emperyalizmin sömürüsünü artırmak için geliştirdiği iç kapitalizm sonucunda başlayan ezilen milletlerin milli uyanışları ve isyanlarıyla birleşince Osmanlı ülkesi yangın yerine döndü. Emperyalist kışkırtmayla birleşen iç muhalefet hareketleri feodal zalim sultanları terletiyordu. Osmanlı ülkesinin en geri yörelerinde bile is-yan ateşleri yanmaktaydı.
19. Yüzyılda Osmanlı Ülkesi Halkın
Mücadelesi ve Etnisitenin İsyanlarıyla Çalkalanıp Durdu
•19. yüzyıl başlarında Arap Yarımadası’nda Vahhabiler’in isyanı 10 yılda zorlukla ve kanlı bir şekilde bastırılmıştır.
•1846 yılında, askere gitmek istemeyen Haleplilerin isyanı geldi.
•1861 yılında, dış baskı ve sömürüye karşı, Suriye Dürzîleri, Kürt ve Arap milletlerinden halk ayaklanarak konsolos ve adamlarını öldürdüler. Avrupa emperyalistleri Suriye ve Lübnan kentlerini topa tuttular; halk kitlelerini katlettiler.
•Balkanlar’da Fransız Devrimi’nin milliyetçilik ilkelerinden de etkilenen ve gelişen kapitalizmle ekonomik temelini bulan Balkan milletlerinin burjuvazileri, baskı, sömürü ve zulüm altında inleyen köylü kitlelerine dayanarak Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanmışlar, esaret zincirlerini kırarak kendi milli devletlerini kurmuşlardır. 1821 yılında Yunanlılar, 1858 yılında Romenler, 1878 yılında da Sırplar ve Karadağlılar milli bağımsızlık ve özgürlüğe kavuşmuşlardır.
18. yüzyılda önceleri madenlerde ortaya çıkan, sonra emperyalist tahakkümün yoğunlaşmasıyla iç kapitalizmi geliştirmek için yapılan çarpık ve dışa bağımlı yatırımlarla gelişen ulaştırma, maden ve taşıma, nakliye alanlarında gelişen işçi sınıfının mücadelesi baş gösterir.
•1840 yılı, Karaaydın madenleri işçilerinin mücadelesi
•1845 yılı, Bursa’da Avrupalı kapitalistlerin kurduğu ipek fabrikası nedeniyle tezgâhını, aşını ve işini kaybeden ipek zanaatkârı ve bu tezgâhlarda çalışan işçilerin mücadelesi… Bu mücadeleyi bastırmak için feodal hükümet tarafından çıkarılan grevi ve dernek kurmayı yasaklayan “Polis Nizamnamesi” yasası gelir ardından…
•1870 yılı grev yılıdır. Beyoğlu Telgraf işçileri, Beykoz Deri ve Kundura fabrikası işçileri, Ömerli-Yarımburgaz Demiryolu İmalat işçileri ve İzmir demiryolu işçileri anlı şanlı grevlere gitmişlerdir.
•1871 yılında, Avrupa’da demokratik devrimlerin fırtınaları kasıp kavururken, Paris Komününde proletarya ayağa kalkarken Osmanlı ülkesinde de işçi rüzgârları esmiş, ilk işçi örgütü olan Ameleperver Cemiyeti örgütlenmiştir. Bu örgüt, Kasımpaşa Tersanesi işçilerinin greve gitmesi üzerine kapatılmıştı.
•1876 yılında yükselen halkın mücadelesine paralel bir şekilde Haydarpaşa demiryolu işçileri, tersane işçileri, Fişekhane işçileri mücadele bayrağını kaldırdılar. Selanik’te halk isyan etti, Fransız ve Alman konsoloslarını öldürdü. İstanbul’u öğrenci hareketleri dalgalandırdı.
Bütün bu halk hareketleri ve milli mücadeleler Osmanlı Devleti’ni ve hükümetini sarstı.
Genellikle de gizlenen bu halk mücadeleleri tarihsel süreçten tamamen silinip atılmak istenir. Öyle bir izlenim yaratılır ki, Osmanlı’da bütün devrimci mücadeleler halksız verilmiştir. Birtakım bireysel kahramanlar tarihin bir durağında, önemli bir köşebaşında birdenbire ortaya çıkmış ve kitleler adına ihtilali gerçekleştirmiştir. Oysa gerçek başka türüdür. Yeni Osmanlılar halkın mücadelesinin ateşinde ortaya çıkıp gelişmiş ve ona önderlik etmiştir.
Genç Osmanlılar, 19. yüzyılda ortaya çıkan Türk
tüccarının siyasal temsilcisidir
Yeni Osmanlılar hareketi, gelişen iç kapitalizmin yarattığı cılız Osmanlı ticaret burjuvazisinin siyasal temsilcisidir. Osmanlı ticaret burjuvazisi, hem emperyalizmin yerli işbirlikçisi sınıflar, yani komprador tüccar ve büyük feodal aristokrasinin, hem de iri kıyım Avrupalı kapitalist- emperyalist burjuvazinin rekabeti ve egemenliğine karşı mücadele içinde gelişmiştir. Genellikle küçük ve orta memur kitlesi, genç ve küçük subay ve aydınlar ticaret burjuvazisiyle aynı saflarda hareket ettiler; Osmanlı’da demokratik hareketlerin siyasal kadrolarını oluşturdular. Bunlar Yeni-Osmanlılardı.
Yeni Osmanlıların kökleri 19. yüzyılın ikinci yarısının başlarına kadar gider. Kırım Savaşı’nı müteakiben kurulan milli burjuvazinin ilk örgütlenme hareketi olan Fedailer Cemiyeti, genellikle bireyci terör hareketlerini yöntem olarak benimsiyordu. Sultan Abdülmecid’i öldürmeyi ve Meşruti rejimi getirmeyi amaç edinmişti. Ancak bu hareket 1859 yılında feodal sultanlık tarafından dağıtılarak mensupları ağır bir şekilde cezalandırıldı.
Yeni Osmanlılar 1865 yılında yeniden örgütlendiler. Yeni Osmanlılar, Monarşik diktatörlüğün emperyalizmle işbirliği etmesine, emperyalizmin Osmanlı ülkesini talan etmesine, halkın sırtına bir dağ gibi binmesine karşı çıkıyordu. Meşrutiyetin ilan edilerek özgürlükler içinde bağımsız bir kapitalizmin gelişmesini savundular. En başta gelen sloganları yerli üretime vurgu yapmaktaydı:
“Müslüman bankası…
Müslüman fabrikası…
Müslüman şirketi…
Müslüman tüccar”ıydı.
Yeni Osmanlılar, hükümetin ve padişahın baskı ve şiddeti karşısında mücadelelerini Avrupa başkentlerine taşıdılar.
Bir süre sonra Neo-Osmanlılar iki kanada bölündü. Bir kısmı etnisite milliyetçiliğine muhalifti. “Osmanlı milleti” kavramını ortaya atmışlardı. Etnik çıkarların meşruti bir rejim çerçevesinde çözülmesini savunuyorlardı. “Osmanlı milleti” taraftarları bir süre sonra padişah Abdülaziz’le uzlaştılar. Ülkeye döndüler. Devlet içinde görevler aldılar. Akılları sıra devlet mekanizması içinden meşrutiyeti getirebileceklerini sandılar. Ama bir süre sonra hepsi de yozlaştı. Düzen içi konumlar aldılar. Düzene uyum sağladılar. Yeni Osmanlıların bu uzlaşmacı kanadı böylece tarih oldu.
Devrimci kanadı ise mücadeleye devam etti. En tanınmış önderi Mehmet Bey’di. Mehmet Bey arkadaşlarıyla mücadeleyi sürdürerek Avrupa’da “İnkılâp” adlı bir yayın organı çıkardı. Mehmet Bey, 1871 yılında Paris Komünü’nün işçilerinin saflarında Fransız burjuvazisine karşı mücadele ederken yaralanmıştır.
Yeni Osmanlılar, 19. yüzyılın son çeyreğinin hemen ikinci yılında, Abdülaziz’i tahtan indirmişler, yerine “çevresi açık düşünceli dostlarla kuşatılmış” V. Murat’ı getirmişlerdi. Ancak çok geçmeden yeni padişahın akıl sorunlarının olduğu anlaşılınca iş sarpa sarmış, devletteki meşrutiyetçi kadro yeni formüller üzerinde düşünmeye başlamıştı. Sonunda Osmanlı Ortaçağ’ının karanlıklarında aydınlık bir umut ışığı gibi parlayıp duran Mithat Paşa, padişahın kardeşi olan Abdülhamit Efendi’yi padişahlığa çağırmak zorunda kalmıştı.
Osmanlı Devleti milli hareketlerin yarattığı depremlerde sarsıntıya uğramış, deprem yemiş yorgun binalar gibi sarsak bir duruma düşmüştü. Bu koşullarda Yeni Osmanlıların önderliğinde yürütülen bütün bu mücadeleler 1876’da Birinci Meşrutiyet’in ilanıyla sonuçlanmıştı. 1876 Hareketi, hatalarıyla sevaplarıyla, eksiklikleri ve zaaflarıyla, Osmanlı mutlak monarşisinde, yarı- sömürge durumuna düşmüş feodal komprador devlette tarihimizin ilk demokratik devrim deneyiydi.
Osmanlı Meşrutiyetleri, sınıfsal temelleri zayıf olduğundan
siyasal etkileri de zayıf olmuştur.
Milli demokratik hareket dayandığı toplumsal sınıf nedeniyle kendi içinde büyük zaaflar ve zayıflıklar, cılız siyasal etkiler taşımaktaydı. Yüzyılların taşlaştırdığı kadiri mutlak devlet ve padişah karşısında radikal değişiklikler gerçekleştiremedi. Padişahın otorite ve yetkilerinde önemli sınırlamalar gerçekleştiremedi. Ayrıca demokratik hak ve özgürlükler bağlamında 1876 Anayasası büyük ve temel eksikliklerle doluydu. Örneğin işçilerin siyasal haklarını kısıtlamış, milletvekili seçilme olanaklarını yasaklamıştı. Oy hakkında bile kısıtlamalar getirmiş, sadece mülk sahiplerine bu hakkı tanımıştı. Mülk sahiplerinin oylarıyla seçilmiş Mebusan Meclisi’nin toplumdaki sınıfların temsili bakımından tek ilerici yanı, yeni bir sınıf olan ticaret burjuvazisinin de temsil olanağına kavuşmasıydı. Milli burjuvazi, Meclisi Mebusan’da yerli sermayeye özgürlük talep etti; ekonomik haklar istedi. Öte yandan devletin feodal şiddetine ve baskısına karşı mücadele etti. Bütün bunları ve 93 Harbini de bahane eden Abdülhamid karşı devrimi gerçekleştirdi; anayasayı tasfiye etti, meclisi dağıttı. 33 yıl sürecek olan bu karşı devrim çok koyu feodal baskı ve şiddet içeren Abdülhamid istibdadıdır.
Kardeş padişah akıl noksanlığı ya da delilik alametleri gösterip ağabey veliahda mecbur ve mahkûm olunca Yeni Osmanlılar, sınıfsal ve siyasal zayıflıklarından dolayı yeni padişah Abdülhamid’i denetim ve etki altında tutamayacağını gördü. Zira Mithat Paşa’nın, padişah adayına koşulları ve kuralları sayıp dökmesinden sonra koltuğa oturunca ne yaman bir diktatör, ne acımasız bir müstebit olduğunu, Yeni Osmanlıların talep ettiklerinin tam tersi uygulamalarıyla gösterdi.
Mabeyin başkâtipliğine Sadullah Beyin, Mabeyin kâtipliklerine de Ziya Paşa ile Namık Kemal’in getirilmesi talebiyle dalga geçercesine tam tersini yaptı, kendi istediklerini, yani müstebit uygulamalarını onaylayacak kişileri atadı. Derhal Anayasa Komisyonu oluşturulması emrini vererek ne kadar özgürlükçü ve demokrat olduğu izlenimini vererek halkın ve Yeni Osmanlıların yüreğine bir apaz su serpiverdi. Sonra da komisyonun çalışmalarına müdahalelerle anayasa taslağının daha doğmadan (onaylanıp yürürlüğe girmeden) tüyleri yolunmuş bir kuşa çevirdi. Bir süre sonra devrimcilerin en iri kıyımı, önderi Mithat Paşa’nın canına mal olacak maddeyi, padişahın istediği kişiyi yurt dışına sürebilmesini düzenleyen 113. maddeyi de anayasaya koydurarak gelecekte oynayacağı oyunların düşleri içinde koltuğuna gömüldü. Tabii ki, komisyonda kıyametler kopuyordu. Padişahın bütün kaprislerini, ilerde uygulayacağı müthiş ve zalim iktidarını düşleyerek anayasa maddelerini ayarlamaya çalışması sırasında gösterdiği dayatmaları, tek amaçları olan anayasanın yürürlüğe girmesi ve meclisin açılması, yani meşrutiyet devrimi amacının güme gitmemesi uğruna sineye çekiyorlardı. Bu, devrimcilerle, anayasacılarla monarşi güçleri, pa-dişah ve taraftarlarıyla olan kıyasıya bir sınıf mücadelesiydi. Bu mücadele, feodal sultanlık ve komprador hâkim sınıflarla cılız Ticaret burjuvazisi arasındaki siyasal bir iktidar mücadelesiydi. Milli burjuvazinin siyasal kadroları, sınıfsal temellerinden kaynaklanan bir zayıflık ve güçsüzlük içerisinde emperyalizmin işbirlikçisi feodal komprador güçlere ve onların temsilcisi padişaha karşı mücadelede yeterli performansı gösteremiyor, genelde de her atılımda altta kalıyordu.
Bütün çalışmalar sonuca ulaşmış, anayasa ilana hazır hale getirilmişti. Ancak tilki padişah bu ilan işinden uluslar arası bir rant koparma peşindeydi. Bu nedenle, o sıralarda Balkanlardaki kanlı bir boğuşmadan yararlanmayı kafasına koydu.
Sırp isyanı bütün ateşiyle sürmekte; ordu, silaha sarılarak bağımsızlık savaşına atılan Sırp milliyetçileriyle boğuşuyordu. Bağımsızlık savaşının, vatan savunmasının bu yönteminin en yoğun olarak uygulandığı dönemdeydi dünya. Yani emperyalist güçlerin desteğinde milli devlet kurma peşine düşen Balkanlı milletler uluslar arası koşulların elverişliliği sayesinde 19. yüzyılda milli amaçlarına bu yolla ulaştılar. Ancak bu yol bu yüzyılla kapanmıştı. Emperyalist destekli milli devlet kurma dönemi artık kapanmıştı. Başka şekilde söylersek, emperyalizmin desteğinde ancak kukla devletler kurulabilir artık; İsrail gibi, kuzey Irak Kürt devleti gibi…
Milli devlet kurmanın bu yöntemini, yani emperyalizmin imparatorlukları parçalama taktiği olarak emperyalist destekli milli hareketi, 19. yüzyılın son çeyreğinde ve 20. yüzyılın başlarında Osmanlı’da son deneyen Ermeniler olmuştur.
İlk ermeni Başbakanı Kaçaznuni’nin deyişiyle, bundan dolayı da “bütün Ermeni tarihi emperyalizmle işbirliği”nin tarihi olmuştur. Önce Çarlık Rusya’sı emperyalistleri, sonra İngiliz ve Fransız emperyalistleri Osmanlı devleti’ni içten çökertmek için Osmanlı tebaası Ermenileri isyana kışkırtmışlar; Fransız ve Rus ordularında yüzbinlerce Ermeni asker olarak savaşa sürülmüş; Osmanlı ordusu arkadaş hançerlenerek ve geri hatlarda ve ülke içinde güvenliği ortadan kaldırarak ihanet yoluna düşmüşlerdir. Sonunda da sıkılmış bir limon gibi çöpe atılmıştır Ermeniler.
Sırp savaşında, savaş tanrısının yüzü Osmanlı’ya gülmeye başladığı bir aşamada Avrupa’nın kapitalist-emperyalist devletleri müdahale ettiler, Osmanlı kazanımlı çıkmasın diye.
Osmanlı’nın savaş alanında kazanımlarını masa başında geri almayı epeydir beceren emperyalist büyük devletler gene aynı taktiği yürürlüğe soktular. İstanbul’da uluslararası bir konferans toplanmasına karar verildi. Ancak Osmanlı’ya bu konferansta Batı devletlerinin tam birer diplomasi cambazı olan temsilcilerinin karşısında diş geçirecek becerikli bir müzakereciye gereksinmesi vardı.
Abdülhamid bu bağlamda Mithat Paşa’ya mahkûm ve mecbur olduğunu biliyordu. Uluslar arası kurtlar sofrası olan bu konferansta Osmanlı’yı Mithat Paşa’dan temsil edebilecek kimse yoktu. Çaresiz Rüştü Paşa’yı azletti, Mithat Paşa’yı sadrazamlığa atadı. En son yapacağı bir şeydi bu Abdülhamid’in. Ne var ki, denize düşenin yılana sarılacağı büyük bir gerçekliği ifade ediyordu. Mithat Paşa’nın sadrazamlığı altında Tersane Kasrı’nda toplanan konferans sırasında da delegelere meşrutiyet’in ilan edildiği açıklandı. Ama oyuncu Abdülhamit, Mithat Paşa sağken hiçbir zaman Meclisi toplantıya çağırmadı, anayasayı yürürlüğe koymadı. Mithat Paşa gibi ülkede güçlü bir otoriteyle birlikte yaşayamayacağını anladığı için ve meclisin toplanmasının itibarının tamamen Mithat Paşa’ya maledileceğini bildiğinden, önce o büyük insandan kurtulmanın yollarını aradı. Mithat Paşa’yı sürgünden sürgüne gönderdi. Hızını alamadı bu kez zindandan zindana savurdu. Zindandan da kaçabileceği düşüncesi gece kâbuslar yaşattığından en sonunda boğdurarak katletti. Bundan sonradır ki, meşrutiyeti ilan ederek şerefine tek başına nail oldu.
Osmanlı’da milli tüccarlar sınıfı cılız olunca önderlik
ettiği devrimler de süreksiz olmuştur
17 Mart 1877 tarihinde Meclisi toplantıya çağırdı. ”115 mebus ve 26 senatörden meydana gelen bu umutsuz meclisin seçilişi de bir tuhaf olmuştu: Üyeler genel oylama ile değil, vilayet yönetim meclislerince seçilmişlerdi; Meclis Ahmet Vefik Paşa’nın başkanlığında toplanmıştı.” Ve Meclis Türk tarihinde ilk defa toplanmıştı ve aynı zamanda 76 Meşrutiyeti Meclisi olarak son kez toplanmıştı.
Osmanlı Ruslarla yaptığı “93 Harbini” kaybetmişti 1878 yılında. Bütün ülke çalkalanıyordu. Millet üzüntü içindeydi. Herkes ve ilahlar kurban ve sorumlu arıyordu. Ab-dülhamit ise altın tahtına henüz ısınamamıştı bile. Meclis toplanacak olursa ilk yakasına yapışılacak kişi kendisi olacaktı. Maazallah kendisini değiştirme yoluna da gide-bilirlerdi. En iyisi meclisi tasfiye etmeliydi. Anlayış itibariyle meclisle birlikte yaşayabilecek biri değildi. Mecliste şimdi her kafadan bir ses çıkardı. Bu ise at izinin it izine karışmasına, kendi fermanının tozdan dumandan okuna-maması durumuna varabilirdi.
Onun tıynetinde biri için şu düşünceleri izlemekten başka çıkar yol yoktur:
“Devlet işleri boş yere güçleştiriliyordu. Babası Abdülmecit yanlış bir siyasete saplanarak avam tabakasını işlerine karıştırmıştı. En iyisi yine Sultan Mahmut’un politikasına dönmekti. Bilmem ‘Tanzimat’ devriymiş, kanun devriymiş, derken padişahlık elden gidiyordu. Henüz bu millet meşrutiyetle yönetilecek duruma gelmemişti. Bir padişahın yüzüne karşı böyle havlar gibi konuşan bir millet, ancak mutlak bir yönetimle, ‘istibdat’la ‘idare’ edilebilirdi.”
“…İşte, böylece Sultan Abdülhamit, Astarcılar Kethüdası mebus Ahmet Efendiyle yaptığı söz düellosundan sonra meclisi kapamış ve meşrutiyeti Mithat Paşa’nın yanına gömmüştü.”
Tarih :
2005-02-02
Bu Yazı
2448 Defa Okunmuştur. |