Bilim Sayfası    (113)
 
Yorum Ekle   Yorum Oku   Arkadaşıma Gönder
1929–2008 kriz karşılaştırması...
İki kriz de kapitalist sistemin yapısal krizidir.

1929–2008 kriz karşılaştırması

 

ABD'de başlayan ve uluslararası piyasalara yansıyan "ekonomik kriz" dünyanın 1929'dan beri gördüğü en büyük kriz olarak tanımlanıyor. Ekonomistlerin karşılaştırdığı iki büyük ekonomik krizin benzerlikleri ve farklılıkları bulunuyor.

 

1929 krizi ve bugünün krizi...

 

AA

 

Ankara- ABD'de başlayan Büyük ekonomik kriz, başta Kuzey Amerika ve Avrupa olmak üzere en çok sanayileşmiş ülkeleri vurmuş, bu ülkelerin kentlerinde bir işsizler ve evsizler ordusu yarattı.

 

Bunalımdan etkilenen birçok ülkede inşaat faaliyetleri durmuş, tarım ürünü fiyatlarındaki yüzde 40-60'lık düşüş, çiftçileri ve kırsal bölge nüfusunu kötü etkiledi.

 

Talebin beklenmedik düzeyde düşmesi nedeniyle madencilik alanı, krizin en fazla etkilendiği sektörlerden biri olmuştu. Büyük kriz, farklı ülkelerde farklı tarihlerde sona erdi.

 

Büyük çöküşte bankacılık sistemi ve borsanın etkisi

Dünya ekonomik krizi tek başına alındığında borsanın çöküşü ekonomiyi çökertmeye yetmemeliydi. Ancak, borsa ABD ekonomisinin sağlığının en iyi işareti olarak algılanıyordu ve kriz reel ekonomiye de sıçradı.

 

Borsanın çöküşü insanları derin bir güvensizliğe, derin bir öfkeye sürükledi. Kimi hükümeti, kimi, Amerikan Merkez Bankacılık sistemini beceriksizlikle suçladı. Kimi de devlet yetkililerinin yerli yersiz konuşmalarının piyasaları altüst ettiğini iddia etti.

 

Dünya ekonomik krizi yatıştıktan yıllar sonra yapılan araştırmalar gösterdi ki, yolsuzluk olmasına rağmen, yolsuzluk, çöküş üzerinde sanıldığı kadar çok ve belirleyici değildi. Aynı şekilde kredili satışların da olayın nedenini açıklayacak boyutlarda olmadığı görüldü. Buna karşın, yatırımcıları sahtekârlıktan koruyacak yasalar da yoktu.

 

Dünya ekonomik krizinin ardından, borsa faaliyetlerine çeki düzen getirildi. Örneğin, şirketlerin mali tablolarının güvenilirliğini sağlayan yasalar olmadığı için, yatırımcı, hisse senedini aldığı firmanın iddia ettiği kadar sağlam olup olmadığını bilemezdi.

 

Krizin temel nedenleri

Dünya ekonomik krizinin nedenine ilişkin çalışmaların üzerinde birleştiği altı ortak nokta şunlar:

 

1) Gelir dağılımı dengesizliği

2) Şirketlerin mali durumları arasındaki dengesizlik

3) Bankaların yapılanmalarındaki bozukluk

4) Dış ödemeler dengesindeki bozukluk

5) Ekonomi yönetiminde tecrübesizlik

6) Parada altın standardında ısrar etme

 

Ekonomistler, bankaların yapılanmalarındaki bozukluk, yetersiz düzenleme ve denetleme sisteminin var olmaması ya da yeterince şeffaf olmasını, 1929 krizine en çok benzeyen konu olarak vurguluyorlar.

 

Bankalar kötü yapılanmışlardı. 1920'li yıllarda ABD'de günde 4–5 banka açılıyordu. Bunların sermaye esaslarını, rezerv ve kredi oranlarını belirleyen yasalar yoktu.

 

1923–1929 yılları arasında günde iki bankanın batıyor olmasının endişeye neden olmamasının başlıca nedeni ekonominin iyi gitmesiydi. Ne zaman ki işler bozuldu, sonuçta banka iflaslarının sıradan olaylar olarak görülmemesi gereği ortaya çıktı.

 

Ekonomi yönetiminde tecrübesizlik konusunda gelince, 1920'li yıllarda Amerikan politikacılarının ve ekonomistlerinin büyük çoğunluğu, liberal ekonominin, en iyi ekonomik sistem olduğuna inanıyor ve savunuyorlardı.

 

Amerikan yönetimi, ''müdahale etmeyin, rahat bırakın'' politikasını benimsemişti. 1929 krizi, ekonominin kendi yolunu bulmasını beklemenin toplumsal maliyetinin kaldırılamayacak kadar büyük olabileceğini gösterdi.

 

Beyaz Saray, müdahale etmesi gerektiğine karar verdiğinde hem çok geçti, hem de nereye nasıl müdahale edeceği konusunda tecrübesizdi.

 

Bugün tekrarlanmayan hata 'likidite'

Ekonomistler ve iktisat tarihçileri, o zamanki ABD yönetiminin yapması gereken en iyi şeyin, altın esasından vazgeçip, para arzını artırmak ve bugün de yapıldığı gibi yeterli likidite ile piyasaları rahatlatmak olduğunu vurguluyorlar.

 

Bugün ABD Merkez Bankası ve Hazine Bakanlığı, diğer merkez bankalarıyla işbirliği halinde dünya piyasalarına, şimdiye kadar 300 milyar dolarlık bir likidite sağlarken, ABD'deki finansman sistemin düzelmesi için de 700 milyar dolarlık bir likidite paketi hazırlıyor. İktisat tarihçileri, ''ABD yönetimi ve diğer sanayileşmiş ülkeler, para arzını artırmış olsaydı, ekonomi canlanma yoluna girebilirdi'' diyorlar.

 

Dünya ekonomik krizi sırasında, ABD'de ve diğer sanayileşmiş ülkelerde, ne politikacıların ne de ekonomistlerin bu işlerde yeterli deneyimi vardı.

 

Krizin ekonominin yapılanma biçiminden doğduğunu göremediler.

 

Dünya ekonomik krizi esnasında, örneğin işsizliği yenmek için sanayinin korunması gerektiğini düşünüyorlardı. ABD başta olmak üzere sanayileşmiş ülkeler, bunun için gümrük duvarlarını yükselten bir yasa çıkardılar. Avrupalılar anında aynen karşılık verince, iç piyasada satamayan sanayiciler, ihracat da yapamaz oldular.

 

Dönemi en iyi yansıtan roman 'Gazap Üzümleri'

1929 dünya ekonomik krizini en iyi yansıtan roman ise John Steinbeck'in ''Gazap Üzümleri'' isimli romanı oldu.

 

Steinbeck'in, ''Gazap Üzümleri'' adlı romanı, dönemin sorunlarını ve yoksullaşmayı anlatan bir sosyal protestoydu.

 

John Steinbeck, romanında, Kaliforniyalı arazi sahiplerinin ve bankaların göçmen işçilerin açlıktan kırılmalarına neden olan tutumlarını anlatıyor ve bir şeyler yapılması için adeta yakarıyordu.

 

1929 dünya ekonomik krizinin ardından, uluslararası para sisteminde bazı değişikliklere gidilirken, daha sonraki dönemde Bretton Woods anlaşması ise dünya finans ve ekonomi sistemi düzenlemeye yönelik IMF ve Dünya Bankası kuruldu.

Cumhuriyet Portalı

25 Eylül 2008

http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&hn=7094&kn=9 

 

********************************************************************************

1929’un ‘Kara Cuma’sından sonra neler olmuştu?

ALTAN ÖYMEN

25.09.2008

altan.oymen@radikal.com.tr

Bugünkü ‘dünya ekonomik krizi’nin nedenleri arasında anlatılabilecek çok şey var. Mortgage sorununun başlangıcındaki kargaşadan Lehman Brothers’ın çöküşünün önlenememesine kadar...

Ama bunların hepsinin özeti bellidir:

Başta ABD olmak üzere devletlerin ve milletlerin bir kısmı, ‘imkânlarının çok üstünde’ yaşamaktaydılar. Bu gidişin dozu kaçtı.

Ziya Paşa’nın deyişiyle: “Bu terazi bu kadar sıkleti (ağırlığı) çekmez”di. Çekmedi. Sistem çökmeye başladı.

Bu, ‘kapitalizm’in -Marksist teoriye uygun- ‘kaçınılmaz kriz’lerinden biri midir? Yoksa kaçınılabilir veya ertelenebilir miydi? Uzmanları tartışıyor...

Biz, bundan sonrasına bakmaya çalışalım. Bunu yaparken de, bugün sık sık hatırlatılan ‘1929 krizi’nin sonrasında neler olduğuna bakalım.

Elbette koşullar aynı değil. 1929’da, iletişim, ulaşım, bilişim, deneyim açısından, bugünküne göre çok geride bir dünya vardı. Fakat işin esasıyla ilgili tartışmaların birbirine çok benzeyen yanları da vardı.

 

‘Her şey taksitle’

Avrupa gazetelerinde, ABD’nin ekonomik açıdan ne kadar gelişmiş olduğu imrenerek anlatılıyordu. Bunun nedenleri arasında da, Amerikalı işadamlarının, kendi ürettikleri mal ve hizmetlere, gerek dış, gerek iç piyasada ‘pazar yaratma’ becerisi üzerinde duruluyordu.

İç piyasada ‘tüketiciyi taksite bağlamak’, bunun Avrupa’da fazla kullanılmayan bir ‘sihirli anahtar’ıydı. O zamanlar, tabii, kredi kartı yok, Amerikalılar, onun yerine ‘taksitle satış’ olanaklarını çok geliştirmişlerdi. Ev almaktan 15–20 dolarlık oyuncak almaya kadar her şeyi, taksitle alınması mümkün hale getirmişlerdi.

Bu, hem tüketicinin alım gücünü artırıyordu. Onun, istediği pek çok şeye, parasını tamamen ödemeden sahip olmasına imkân veriyordu. Hem de satıcının ve üreticinin taksitle satış olmazsa hiç satamayacakları mal ve hizmeti satarak, sermayelerini artırmalarını sağlıyordu.

Yani ‘Daha fazla taksit, daha fazla kredi, daha fazla satış, daha fazla üretim, daha fazla büyüme, daha fazla zenginlik.’

Amerikan şirketlerinin de, Amerikan devletinin de ekonomik politikalarının temelindeki bu hesabı, Avrupa gazeteleri, 1929 yılı ortalarına kadar övdüler. Kendi ülkelerinde de daha fazla uygulanıp yerleşmesini istediler.

Tabii, bu sistemin aksamadan işlemesinin koşulları belliydi: Tüketici, taksitle mal alırken, gelecekteki ödeme imkânlarının sınırlarını aşmayacaktı. Bir gün gelip, taksitlerini ödeyemez hale düşmeyecekti. Satıcı ve üretici de, sattığı malın bedelini tahsil edemez hale düşmeyecekti.

Öyle bir tehlike, yıllar boyunca kendini pek göstermedi. Aksaklıklar, fazla artmadan, sistemin kendi içinde giderilebiliyordu.

Ama işte, bir gün geldi -ülke içindeki ve dünyanın diğer yerlerindeki başka faktörlerin de etkisiyle- her şey, birden değişiverdi.

 

Kara Cuma

25 Ekim 1929... Amerika’da o dönemi yaşayanların dehşetle andığı ‘Kara Cuma’ günü... Dünyayı sarsan ve daha yıllarca sarsacak olan dünya ekonomik krizinin başladığı gün...

Daha doğrusu, başlamış olan krizin adının konulduğu gün. Çünkü Amerika’daki asıl borsa depremi, iki gün önce başlamıştı. İlk büyük hisse satışları, para çekmeler, çarşamba, perşembe günleri olmuştu. Fakat o dönemde ‘altın yıllar’ını yaşayan Amerikan ekonomisinin bu sarsıntıyı kısa zamanda atlatacağı sanılmıştı.

25 Ekim’de ise, durum artık belliydi. Büyük şirketlerin üç gün içindeki değer kaybı yüzde 40’ı bulmuştu. Bunun ‘kısa zamanda atlatılması’ ise artık o kadar kolay sayılmıyordu.

Karamsarlık, bazı dramatik olaylarla daha da artıyordu. Servetlerini kaybeden bazı bankerlerin intihar ettiği veya -o kelimeyi kullanmak istemeyenlerin ifadesiyle- ‘pencereden düştüğü’ haber alınıyordu.

 

Liberal-muhafazakâr başkan

ABD’nin o sıradaki başkanı, Cumhuriyetçi politikacı Herbert C. Hoover’di. Bir yıl önceki başkan seçimini kazanmıştı. Hoover, son iki Cumhuriyetçi Başkan’ın dönemlerinde Ticaret Bakanı’ydı. ABD ekonomisi o dönemlerde çok iyiye gitmişti. Tabii, bunda Birinci Dünya Savaşı sonrası koşulları ile Amerikan özel sektörünün dinamizmi rol oynamıştı. Ama bunda Hoover’in de payı olduğu kanısı yaygındı. Eğer başkan olursa, ekonominin daha da iyiye gideceğine inanılıyordu.

1929 yılında 55 yaşına basan Hoover’in ekonomi politikası tam liberal, diğer politikaları ise koyu muhafazakârdı. ‘Alkol yasağı’ hariç, ekonomide devlet müdahalelerine tamamen karşıydı. “Ekonomi, yanlışlarını kendi düzeltir” diyordu. ‘Alkol yasağı’nın devamı konusunda ise ısrarlıydı. (Amerika’da alkol yasağı 1921’de başlamıştı. Tabii, bununla alkollü içkilerin varlığı ortadan kalkmamıştı. Sadece üretimi, dağıtımı ve satış şekli değişmişti. Ülkede o iş artık, mafya örgütlerinin yönetimindeydi.)

Hoover’in, ekonomik olaylara bakışı 25 Ekim’in ‘Kara Cuma’ adını alışından sonra da değişmemişti. Kongredeki Demokrat Partili üyeler, devletin işsizleri destekleyecek fonlar oluşturmasını istiyordu. Hoover bunlara karşı, “Bu, devletin işi olamaz. İşsizleri destekleme bireysel girişimlerle mümkündür” diyordu.

O arada işsiz sayısı bir yıl içinde 4 milyondan 7 milyona çıkıyordu. Hoover’in ‘bireysel girişimler’den beklediği işsizlik yardımları için, bazı kuruluşlar işsizlere çorba ve ekmek dağıtan aş ocakları kuruyordu. Bazı yerlerde erzak dağıtımı yapılıyordu. Ama bunlar tabii, ihtiyacı karşılamaktan çok uzak kalıyordu.

Kriz koşulları -o zamanki iletişim ve ulaşım yavaşlığının sonucu, birkaç hafta gecikerek- Avrupa’ya da ulaşmıştı. Orada da, benzeri etkiler ortaya çıkmaya başlamıştı.

Böylece 1932 yılına gelindi. İşsiz sayısı ABD’de 10 milyona çıktı. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde de milyonlarla ölçülüyordu. Sadece Almanya’da -1929’da 1 milyon 900 bin iken- 1932’de 6 milyona ulaştı.

 

ABD’de Roosevelt

ABD’de bu gidişin değişmesi, 1932 Kasım’ındaki başkan seçimiyle oldu.

Seçimde, Cumhuriyetçilerin adayı, gene Başkan Herbert Hoover’dı. Demokratların adayı ise Franklin Roosevelt...

O yıl 50 yaşındaki Roosevelt, kampanyayı, yeni bir hedef ilan ederek başlatmıştı: Sloganı ‘New Deal’di.  Türkçede ‘yeni düzen’, ‘yeni politika’, ‘yeni yöntem’ gibi kavramların karşılığı sayılabilirdi. Özeti şuydu: İşsizlikle mücadele başta olmak üzere, ekonominin düzene girmesinde devlet bizzat harekete geçecekti.

 

 ‘Tennessee Vadisi Projesi’ adı altında yedi eyaleti kalkındırmak üzere, bir büyük sulama ve bayındırlık programı uygulanacaktı.  

18–25 yaşları arasındaki 250 bin gence istihdam olanağı sağlamak üzere, ağaçlandırma ve yol yapımı projeleri hazırlanıp uygulanacaktı.

            Devletin kontrolü altındaki finansman kuruluşları oluşturularak, kurtarılması mümkün olan bankalar kurtarılacaktı.

            Sanayide çalışma süreleri kısaltılacak, ama asgari ücret artırılacaktı. Böylece aynı üretim düzeyine ulaşmak için daha fazla işçi çalıştırılacaktı.

            Çiftçinin ürünleri için asgari fiyatlar devlet tarafından saptanacak ve garanti edilecekti...

Roosevelt, bu ve benzeri uygulamaların finansmanını sağlayacak bir fon kurulması için kongreden yetki isteyecekti... Ayrıca devlete gelir getirici önlemlere başvuracaktı.

 

Ve seçim...

Hoover’in kendi liberal-muhafazakâr çizgisini vurgulayarak çıktığı seçim kampanyasına Roosevelt böyle bir programla katıldı. Ve Roosevelt, rakibi Hoover’i büyük bir oy farkıyla yenilgiye uğrattı. Rakibinin oyu yaklaşık 14 milyondu, Roosevelt’in oyu 20 milyonu aştı.

Ve Roosevelt, ilan ettiği programı, büyük ölçüde uyguladı. Tabii, o uygulama, 1929 krizinin tüm olumsuz etkilerini, birdenbire ortadan kaldırmadı. Ama bazı somut sonuçlara ulaştı. Mesela işsizliği kısa zaman içinde yüzde 30 azalttı ve ülkeyi zamanla, yeniden bir gelişme ve büyüme sürecine soktu.

Bu, o ‘Kara Cuma’dan sonra, büyük bir karamsarlığa düşmüş olan Amerikan halkına yeniden moral veren büyük bir değişimdi. Onu başarması, Roosevelt’e, 1932’den sonra, 1936, 1940, 1944 yıllarında üç defa daha arka arkaya seçim kazandırdı. Ve Roosevelt, 1945’te kalp sektesinden öldüğü güne kadar 13 yıl süreyle ABD Başkanı olarak kaldı.

Radikal/ 25.9.08

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=YazarYazisi&ArticleID=900344&Yazar=ALTAN%20ÖYMEN&Date=25.09.2008&CategoryID=97

 

 

 

 
2004-09-26 >> Bu Yazı 551 defa okunmuştur.

[ Pencereyi Kapat ]