İster mahalli olsun ister ulusal çapta; bir gazetede köşe yazarı olmak, hele bir de yurt ve dünya sorunlarıyla ilgili fikir üretme iddiasındaysa, kamuoyu oluşturmanın en temel ve başta gelen etkenlerinden biri olarak büyük sorumluluk ve ciddiyet isteyen bir çaba olmaktadır. Zira insanları ve kamuoyunu yanlış yönlendirmiş, yanlış fikir vermiş olursunuz ki, bence büyük vicdansızlıktır. Bu durum, bizim gibi, kritik bir tarih eşiğinde debelenen ülkeler için daha da belirleyici hale gelmektedir.
Niçin?
Çünkü vatan savunması koşullarında bulunan bir ülkede, kamuoyunu iç politika çelişkilerine göre üretilmiş sloganlar ve düşüncelere göre güdülerseniz, bozgunculuk, bölücülük, vatan savunmasını zorunlu kılan dış dinamiklerin değirmenine su taşıma, bilerek ya da bilmeyerek iç cephe hatlarında kafa karışıklığı yaratarak milli güçlerde tereddütler oluşturma gibi işlevler yüklenilir. Bu ise nesnel olarak nereye hizmet edecektir? Tabii ki, dış düşmanlara…
18 Nisan tarihli Burdur gazetelerinden birinde bir köşe yazarı 14 Nisan tarihsel mitinginin “mesajı” ile ilgili bir makale yazmış. Mitinge gitmediği gibi hiç araştırma, inceleme de yapmamış. Bunu ben iddia etmiyorum; kendisi söylüyor makalesinde. Olaya tamamen sübjektif ve geçmişin taşlaşmış önyargılarının penceresinden, 1970’ler koşulları tarafından oluşturulmuş bahçelerden bakmaktadır.
Nereden mi anladım?
Dediklerinden…
14 Nisan “Cumhuriyete Sahip Çık!” mitingini;
“…Sağ iktidara sol ve soldan bakanların mitingi” olarak değerlendirmesinden…
“…Bazı çevrelerce eli güçlendirilmiş sivil güçlerin bir mitingi” olarak bakmasından…
Çankaya’ya çıkacak kişiyi, “…sağ iktidar olsanız bile siz değil biz seçeriz” mesajının verildiği safsatasından…
Cumhurbaşkanını seçme yetkisi, “…millete rağmen size değil, bize aittir “ mesajının verildiği saçmalığından…
Şimdi bu tezleri tek tek ele alalım. Ancak burada bir konuyu daha dile getirmek istiyorum. Yukarıdaki tezlere rağmen biraz aşağıda bunlarla çelişen şöyle bir fikir daha getirilmiş:
İktidara diyorlarmış ki; “gözlerimiz üzerinizde… Cumhurbaşkanını uzlaşma ile seçmenizi istiyoruz.”
Bu tezler, Haçlı irtica iktidarını “çok başarılı” bulan bir zihniyet tarafından yazılmış. Tabii ki, BOP eşbaşkanlığını onaylayan bir kişiden farklı yorumlar çıkacak değildir, ancak biz yukarıdaki tezler üzerinde durmak istiyoruz.
Bir kere, yukarıda da belirttiğim gibi, düşünce 1970’lerden beriye hiç geçemediği gibi; değişen koşulların algılanmasını bir kenara bıraktık, tarihsel bilinç olarak da kuru bakır tamtakır derler ya!
İşte öyle bir şey!
Öncelikle, bir durum tahlili yapmak zorunluluğu vardır.
Mustafa Kemal’in kurduğu tam bağımsız, uluslar arası düzlemde Ezilen Dünya bilinciyle tutum takınan, başı dik, onurlu (haysiyetli ve şerefli), yoksul olsa da denk bütçeler yapan, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, 1950’lerden sonra başlayan “Küçük Amerika” sürecinin bugün ulaştığı aşamada içler acısı hali perişanı aşağıdaki gibidir.
—Uluslar arası kan emici emperyalist tefeciler tarafından gırtlağına kadar borçlandırılmış; öyle ki, emperyalist “tek dişi kalmış canavarlar” tarafından dünyada kriz bölgelerine müdahale gücü olarak Mehmetçik’in kanıyla ödeme dayatmaları yapılmaktadır. Küresel sermayenin “hayâsız akınları”nı örgütleyen dünya aktörlerinden Soros’un, “sizin en büyük ihraç metaınız Mehmetçik’in kanıdır” demesi bu tezin en canlı kanıtıdır.
—Cumhuriyet’in on yıllardır dişinden tırnağından artırarak inşa ettiği, tam bağımsızlığın, büyük millet olma sürecinin ve milli egemenlikle toprak bütünlüğünün zeminini oluşturan Cumhuriyet’in kalelerinin, KİT’lerin müflis tüccar gibi, yok pahasına yabancı emperyalist tekellere peşkeş çekilircesine satılması kamu ekonomisini darmaduman etmiştir. Devleti küçültme ve tüccarlıktan (!) arındırma yaftalarının arkasına sığınarak gerçekleştirilen bu faaliyetler Türkiye’ye Sevr dayatan emperyalistlerin de programıdır.
—Ülke, iç ve dış hatlardan emperyalist kuşatma altına alınmış, Kıbrıs ve Kuzey Irak’tan sıkıştırılmakta; ABD emperyalizminin kuzey Irak’tan güneye ve kuzeye uzanan emperyalist müdahale parmaklarının ucu milli egemenliğimizi, toprak bütünlüğümüzü ve iç barışımızı tehdit edecek boyutlara ulaşmıştır. Fırat’ın ötesindeki topraklarımızı kukla Kürdistan devleti sınırları içinde gösteren haritalar dolaşmaktadır ortalıkta.
—İşsizlik, hayat pahalılığı, gelir dağılımı dengesizliği toplumsal dengemizi sarsacak boyutlara ulaşmıştır.
—Ekonomi görülmemiş boyutlarda kırılganlaşmış, küresel güçlerin ve akışkan sıcak sermaye gruplarının müdahalelerine açık bir duruma getirilmiştir.
—Haçlı irtica devleti ele geçirme mücadele-sinde Çankaya’ya el atmıştır.
Bu durum saptamasının en önemli boyutu vatan savunması, bağımsızlık mücadelesi boyutudur. Türkiye gerçekten de 19 Mayıs koşulları yaşamaktadır. Dünya, küreselleşme koşullarında 19. yüzyılın vahşi kapitalizmini yaşamaya başlamıştır. Tüm dünyada devletleri yöneten güç mafyalaşmış politik güçlerdir. Dünya demokrasisi adeta bir mafya demokrasisi halini almıştır. Bu emperyalizmin yeni bir aşaması izlenimi vermektedir. Uluslar arası düzlemde ABD emperyalizmi hiçbir uluslar arası hukuk kuralı tanımamakta, Atlantik ötesinde gelip dünyanın bu yakasında zorla ülke işgal etmekte, yüzbinlerce insanın katledilmesini sağlamakta, bu konuda kendi uydurduğu yalanların arkasına sığınmakta, bu uluslar arası haydutluğa kimse ses çıkaramamaktadır.
Türkiye’de hiç kimse ABD bizim “stratejik müttefikimizdir! Bize dokunmaz!” anlayışına sahip olamaz. Böyle bir anlayış olsa olsa ABD beşinci kollarında, eşbaşkanlarda ve mandacılarda olabilir. Ayağı Türkiye toprağına basan hiçbir yurtsever ve gerçek milliyetçi yurdumuzun sıcak bir savaşa doğru hızla gitmekte olduğunu inkâr edemez.
Şimdi, bu koşullarda biri çıkıp da, 1970’lerin siyasal saflaşmalarının malzemesi olan sağ-sol ayrımına göre bir değerlendirme yaparsa ne denir buna?
Bunun yanıtını kamuoyuna bırakıyorum.
Tabii ki, yazının başlığı bu duruma tam da uyan bir ifade olmaktadır.