Tarihten bir pencere
Tarih bilinci olmayan milletlerin varlıklarını sürdürmeleri olanaksızlaşır. Bu durum hem hâlihazır için hem de gelecek açısından böyledir. Osmanlı’nın son yüzyılı, günümüz Türkiye’si için bulunmaz ve paha biçilmez deneyim ve derslerle doludur; hem olumlu hem de olumsuz, yani hem göğsü kabartacak ve milli özgüveni geliştirecek, hem de “bir musibet, bin nasihat” denklemindeki ya da “deneyimler, hayatta yenilen kazıklardır” deyişindeki gibi…
Bu yazıyı bu nedenle kaleme aldım.
Batılı kapitalist haydutlar, koşulları, 19. yüzyıl boyunca ördükleri emperyalist ağlarla 20. yüzyılın başlarında yurdumuza resmen el koyma durumuna getirdiler. Öyle ki, uluslar arası hukuk ve kamuoyu bakımından kendilerini haklı çıkarabilecek somut durumu yaratmalarında bizzat kendi yöneticilerimiz, feodal komprador yönetim başrol oynamıştır.
Nitekim 1923 yılında Mustafa Kemal, “Osmanlı ülkesi, ecnebilerin müstemlekesinden başka bir şey değildi. Osmanlı halkı, Türk milleti, esir vaziyetine getirilmişti.” Şeklinde yorum yapmıştı.
Osmanlı Türkiye’sinin kaderinde 1854 ile 1869 yıllarındaki haince kararların belirleyici rolü olmuştur. 1853 Kırım Savaşı ile dış istikraza başlanmış; takibeden yıllarda aşırı yüksek faizli kredilerle Batıya borçlanma ülkeyi iflasın eşiğine getirmiştir. 1869 yılında da, yabancılar, vakti zamanı gelince bu coğrafyadan sürüp çıkarmak amacıyla, “fethedilecek son kale” olan toprak üzerinde mülkiyet hakkı sağladılar. Bugün için, küçük kasaba tüccarı gülüşlü Maliye Bakanı’nın deyişiyle “babalar gibi satarım!” özdeyişleriyle, vatanın bütün kaleleri ve milyonlarca metrekarelik vatan toprağının satışı yapılırken bunlar düşünülmemektedir; ama vakti zamanı gelince Batılı haydutlar bunu bir kez daha Türklere uygulayacaklardır.
Kırım savaşından sonra, o zamana kadar yabancı istikrazına daima kuşkulu yaklaşan ve dışarıdan borçlanmayı asla düşünmeyen Osmanlı padişahları bu tarihten itibaren koşulları çok ağır borçlanmalara gittiler. Feodal komprador yöneticiler, müsrif ve hazır yiyici sultan ve paşalar sırf borçların faizlerini ödeyebilmek için borçlanmaya gittiler. 30 yılda Osmanlı Türkiye’sini iflasın eşiğine getirdiler. 1863 yılında Osmanlı Bankası aracılığıyla ülkemizde devlet egemenliğinin en önemli ayaklarından biri olan para basma olanağını bile ele geçirdiler. Şimdiki Türkiye’de kurdukları mekanizma gibi- ülkede işçi ve köylülerin alın terini oluk gibi Batılı kapitalistlerin kasalarına akıtacak öyle bir mekanizma kurdulardı ki- şeytanın bile aklı şaşar! Bu borçlanma fırtınası sonunda 1874 yılında Osmanlı borçları 240 milyon altın liraya ulaştı. Bu yıl itibariyle devletin geliri 25 milyon altın liradır. Aynı yıl ödenmesi gereken borç anapara ve faizleri toplamı 13 milyon altın liradır. Borç toplamı içinde kısa vadeli borç miktarı da 17 milyon altın liraydı. Batılı kapitalistler, Osmanlı işbirlikçileriyle birlikte Osmanlı maliyesine topu diktirmişlerdi. Ekim-1875’de Osmanlı hükümeti uluslar arası düzlemde iflasını ilan etti; borçlarını ödeyemeyeceğini açıkladı. Bu açıklama dünya kamuoyuna bir bomba gibi düştü. Batılı açgözlü kapitalist soyguncular Çanakkale Boğazı’na baskı gücü olarak donanma gönderdiler. 1881 yılında, uzun görüşmelerin nihayetinde, alacaklı Avrupalı kapitalist yağma çetesinin ve ülke içindeki mekanizmanın temel ayaklarından biri olan Osmanlı Bankası’nın temsilcilerinden oluşan Duyunu Umumiye idaresi kuruldu. Bu örgüt, devlet içinde devlet işlevinde bir örgüttü. Bir zaman sonra, devleti egemenlik haklarından mahrum etmeye başladı. En zengin alanların vergilerini toplamaya başladı. Duyunu Umumiye, açgözlü Batılı kapitalistlerin doymak bilmez “soygun şebekesi” olarak işlev gördü Osmanlı ülkesinde. Halkımızın alın teri göz nurunu yağmalayarak gelirlerini yüzyılın sonuna doğru katladı. Adının aynı olması şart mı? Bugün de, başka isimler altında çağdaş Duyunu Umumiyeler Türk halkının alın terini “üç sülük” ekonomisine oluk oluk akıtmaktadırlar. Cumhuriyetimizin yemeyip içmeyip 85 yılda inşa ettiği bütün zenginlikler, bütün kuruluşlar, bütün kaleler ve iletişim kanalları yabancıların eline geçmiştir. Google’un 20 milyar dolar vererek Youtube video portalını satın aldığı dünyada bizi devasa firmamız Telekom Oger’e 6,5 milyar dolara peşkeş çekilmiştir. Üstüne üstlük elin yabancısı, taksitlerini de zam üstüne zam yaparak bize ödettirmektedir.
19. yüzyılın ilk çeyreğinde yavaş yavaş yurdumuza girmeye başlayan Batılı yağmacı kapitalist sermaye, Tanzimatlardan geçerek ve ülkede tam soyguncu bir mekanizma geliştirerek, yüzyılın ikinci yarısında halkımızın alınteri göz nurunu talan etmede birbiriyle rekabet eden iki rakip emperyalist güç odağı örgütlemiştir. Deutache Bank’ın etrafında yuvalanan Alman, İtalyan ve Avusturya sermayesi açgözlü yağmacı odağın birini oluşturmaktaydı. Diğeri de, Osmanlı Bankası’nın etrafında yuvalanmış İngiliz ve Fransız sermayesinin oluşturduğu emperyalist yağma şebekesiydi. Yurdumuzun altını üstüne getirdiler; talan etmedik alan bırakmadılar. 1869 yılında Avrupalı emperyalistler doğrudan maden işleme ayrıcalığını elde ettiler. Madenlerimiz Avrupalı yağmacılar tarafından talan edildi. Tütün tekeli (reji) ve birçok işletmede hâkimiyet kurdular. İki yağmacı sermaye grubu arasındaki rekabet ve boğuşma özellikle önemli maden bölgelerine ve başta Musul petrollerine yönelen demiryolları üzerinde cereyan etti. Demiryolu yapımı konusunda yabancı emperyalist sermaye öyle bir hinoğlu cin formül uygulamaktaydı ki, demiryolu hatlarının iki yanındaki maden ve orman alanlarının işletilmesini de demiryolu şirketine bırakan anlaşmalar akdetmekteydiler. Ve sonunda Almanlar 1890 yılında Bağdat demiryolu’nu yapım imtiyazını sağladı.
Bütün bu utanç verici ve vahim durumlar için Mustafa Kemal 1923 yılında şöyle değerlendirme yapmaktadır:
“Bir devlet ki, tebaasına koyduğu vergiyi yabancılara koyamaz; bir devlet ki, gümrükleri için vergi muamelesini ve diğer şeyleri düzenlemek hakkı yasaklanmıştır; bir devlet ki, yabancılar üzerinde yargı hakkını uygulamaktan mahrumdur, o devlete bağımsız denilemez.”
Öyle bir düzen ki, 19. yüzyıl boyunca emperyalist tahakkümün gelişmesine paralel bir şekilde ülkede emperyalist sömürü, daha doğru bir ifadeyle yağma ve talan mekanizması kurulurken ister istemez iç kapitalist ilişkiler de geliştirilmek zorunda kaldı. Ve tabii ki, ister istemez ülke içinde emperyalizmin en sadık işbirlikçisi güçlerin üzerinde varolduğu feodal ilişkiler de çözülmeye başladı. Ancak bu emperyalizmin denetiminde sınırlı olarak gerçekleşti.
İç kapitalist ilişkiler geliştikçe Osmanlı’da parasal ilişkiler ve toprak mülkiyetindeki özelleşme de gitgide yaygınlaştı. Tarım ürünleri ihracatı aldı başını gitti. İzmir ve İstanbul gibi önemli limanlar ülkenin buğday, pamuk gibi önemli tarım ürünlerini harıl harıl Batı ülkelerine taşıyordu. Geleneksel kapalı köy ekonomisinin pazara açılması yoğunlaştı. Kapalı köy ekonomisi koşullarındaki kırsal alanlarda köylülüğün sınıfsal parçalanması da yoğunlaştı. Köylülük yoksul köylülük, orta köylülük ve zengin köylülük olmak üzere zümrelere bölündü.
Tabii ki, feodal ve komprador sınıfların sömürüsüne emperyalist sömürüsünün eklenmesiyle, yaşam koşulları katmerleşerek ağırlaştı. Örneğin köylerde bu ağır sömürünün en somut tezahürü tahsildarlardır. Bu görevlilerin halka yaptığı zulmü Ziya Paşa çok canlı ve belagatli anlatır.
Tahsildarların, zaptiyelerle birlikte “bir sürü atlı” kafilesiyle “bir bela fırtınası” olduğunu, her gece bir köyün basıldığını, “eğer köylünün parası yoksa evindeki bakır, yatak vs., bunlar yetmezse, çapa, bel, öküz, saban gibi üretim araçları…”nın alındığını, köylünün kodese tıkıldığını, “bazı yerlerde vergisini veremeyenleri ağaca bağlayıp, falakaya yatırıp dövme”nin, “kadınların uçkurlarına varıncaya kadar akçe arama”nın “mazur” görüldüğünü belirtmektedir.
Osmanlı toplumundaki sınıf mücadelesi esas olarak emperyalist tahakküm ve işbirlikçisi feodal komprador yönetime karşı Osmanlı halkı arasında cereyan etmektedir. 18. ve 19. yüzyıllar boyunca önce madenlerde, sonra iç kapitalist pazarın açılmasıyla ulaşım ve nakliye alanlarında ortaya çıkan işçilerin, ezilen milliyetlerin, köylülüğün ve milli ticaret burjuvazisinin Yeni Osmanlılar önderliğinde yürütülen mücadeleleri sonucu 1876 yılında Birinci Meşrutiyet, Genç Türklerin önderliğinde de 1908 yılında İkinci Meşrutiyet devrimleri patlak vermiştir.
Gerek birincisi gerekse ikincisi, Meşrutiyetler özel koşulları ve önderlik eden sınıfsal güçlerin cılızlığı ve zayıflığı nedeniyle feodal sultanın yetkilerinde yeterli ve devrimci bir sınırlandırma getirememiştir. Bütün bu durumlar Cumhuriyet Devrimi’ni, Kemalist Devrimi beklemek zorunda kalacaktır.